Faaliyet Alanımız

DÜNYA TÜRK KARDEŞLİĞİ KÜLTÜREL SOSYAL DAYANIŞMA VE YARDIMLAŞMA DERNEĞİ olarak Türkiye cumhuriyetinde ve kardeş Türk Cumhuriyeti ülkelerinde ve dünyada kardeşlik duygularını pekiştirerek Türk’ün gerçek varlığını dünyaya göstermek vazifelerimizin yegâne temel taşıdır.

Faaliyetlerin gelişmesi için Ar-ge araştırmaları yapmak. Okul, lokal, aşevi, kermes vakıf, konser, seminer. Teknoloji, iletişim, uzay ve astronomi bilimi. Fizik, kimya, biyoloji, atom ve nükleer enerji alanlarında iktisadi sanayi kuruluşları kurmak.

BAŞARACAĞIZ VE GÜNEŞ YENİDEN DOĞACAK

Bu bir hamaset yazısı değildir. İnsanlık tarihi boyunca Türk milletinin tarihin nesnesi değil, öznesi olduğu gerçeği inkâr edilemez bir durumdur. Her ne kadar birileri Osmanlı ve öncesindeki Selçuklu devletimize atıf yapsak bizi hamasetle itham edecekler. Onların itham ve iftiraları tarihi gerçekliği değiştirmeyecektir. Bir değer üretememenin ve bir şey olamamanın ezikliği psikolojilerini bozmuştur. Bunu geçiyoruz.
Tarih boyunca Türk milletinin ezilen, mağdur ve mazlum insanlar nezdinde ne olduğunu anlamak için fotoğrafa bütün bakmak gerekir. Zira “Gerçek bütünde saklıdır.” ilkesi bunu gerektirmektedir. Bugün, Türk milletinin merhamet elinin ulaşmadığı neredeyse bir coğrafya parçası kalmamıştır. İnsana ve insanlığa ait tüm sorunlar ilgili mecralarda Türk milletinin Reis’i tarafından dile getirilmiş, yapılan haksızlıklar ve vurdumduymazlıklar duyarsızların yüzüne yüzüne haykırılmıştır.
Bu kutlu topraklarda bin yıldır ”Beka Mücadelesi” veriyoruz. Bir çeyrek yüz yıl bile kendi başımıza bırakılmamışız. Dışarıdan uğraşmışlar, başaramayınca içeren taşeronlar kullanmışlardır. Selçukluda da böyledir, Osmanlıda da böyledir. Aynı sıkıntılar, Osmanlı sonrasında yeni devletimizin kuruluşunda da yaşanmıştır. Fransızların, Yunanlıların, İngilizlerin, Rusların, İtalyanların işgalinden bahsedilir. Bunlarla işbirliği yapanlardan bahsedilmez. Tüm işgalciler geldiklerinde sevicileri tarafından sevinç gösterileriyle karşılanmıştır. Bugün bile Türkiye- İran savaşırsa İran saflarında yer alırım diyen vekiller mecliste. Türkiye-Suriye savaşırsa Esad’ın yanında yer alırım diyenler mecliste. Anadolu toprakları öyle mümbit/ verimli ki dışarıda olan hiçbir art niyetli yalnız değildir. Böylelerini her yerde görmek mümkündür. Dün vardılar, bugünde varlar,yarında olacaklar. Bunların hangi tıynette olduklarının bir örneği de dönemin ahmaklarından ve alçaklarından Dr. Rıza Nur’dur. İşte itirafı: “Abdülhamit düşmanlığı gözlerimizi o kadar kör etmişti ki Mekteb-i Tıbbiye’ye İngiliz bayrağı çekecek kadar alçalmıştık.” Bu kutlu toprakların Sadettin Köpekleri bitmez. Allah’a şükürler olsun ki Ertuğrulları da bitmez. Dün düşmana karşı verilen mücadele bugün de verilmektedir. Dün içerdekilerle uğraşmak zorunda kaldığımız gibi bugün de içerdekilerle uğraşmak zorunda kalıyoruz. Tüm bunlara rağmen özgür bir ülkede, müreffeh bir Türkiye’de yaşama idealimizden asla vazgeçmiyoruz. En zayıf olduğumuz dönemlerde verilen mücadele tarihsel referanslarımız olarak ortadadır.“Abdülhamit düşmanlığı gözlerimizi o kadar kör etmişti ki Mekteb-i Tıbbiye’ye İngiliz bayrağı çekecek kadar alçalmıştık.” Bu kutlu toprakların Sadettin Köpekleri bitmez. Allah’a şükürler olsun ki Ertuğrulları da bitmez. Dün düşmana karşı verilen mücadele bugün de verilmektedir. Dün içerdekilerle uğraşmak zorunda kaldığımız gibi bugün de içerdekilerle uğraşmak zorunda kalıyoruz. Tüm bunlara rağmen özgür bir ülkede, müreffeh bir Türkiye’de yaşama idealimizden asla vazgeçmiyoruz. En zayıf olduğumuz dönemlerde verilen mücadele tarihsel referanslarımız olarak ortadadır.“Abdülhamit düşmanlığı gözlerimizi o kadar kör etmişti ki Mekteb-i Tıbbiye’ye İngiliz bayrağı çekecek kadar alçalmıştık.” Bu kutlu toprakların Sadettin Köpekleri bitmez. Allah’a şükürler olsun ki Ertuğrulları da bitmez. Dün düşmana karşı verilen mücadele bugün de verilmektedir. Dün içerdekilerle uğraşmak zorunda kaldığımız gibi bugün de içerdekilerle uğraşmak zorunda kalıyoruz. Tüm bunlara rağmen özgür bir ülkede, müreffeh bir Türkiye’de yaşama idealimizden asla vazgeçmiyoruz. En zayıf olduğumuz dönemlerde verilen mücadele tarihsel referanslarımız olarak ortadadır.Dün içerdekilerle uğraşmak zorunda kaldığımız gibi bugün de içerdekilerle uğraşmak zorunda kalıyoruz. Tüm bunlara rağmen özgür bir ülkede, müreffeh bir Türkiye’de yaşama idealimizden asla vazgeçmiyoruz. En zayıf olduğumuz dönemlerde verilen mücadele tarihsel referanslarımız olarak ortadadır.Dün içerdekilerle uğraşmak zorunda kaldığımız gibi bugün de içerdekilerle uğraşmak zorunda kalıyoruz. Tüm bunlara rağmen özgür bir ülkede, müreffeh bir Türkiye’de yaşama idealimizden asla vazgeçmiyoruz. En zayıf olduğumuz dönemlerde verilen mücadele tarihsel referanslarımız olarak ortadadır.
Suriye İdlip meselesinde ülkemizi köşeye sıkıştırmak isteyenler avuçlarını yalamışlardır. Siyasetin tepesindeki gerginliğe rağmen aziz milletimiz devletinin ve ordusunun yanında yer almaktan tereddüt etmemiştir.
Başlığımıza gelince, “Başaracağız ve güneş yeniden doğacak.” Bu söz Mart, 1921’de Osmanlı Devleti yıkılmış, halk Anadolu’ya toplanmış ve tüm işgalcilere rağmen bağımsız ve özgür bir ülke olma mücadelesi verilirken söylenmiştir. Sözün sahibi, macera heveslerine ve hırslarına gem vuramayan Alman hayranı Talat Paşa’dır. Yeri gelmişken hatırlatalım. Sultan Abdülhamit Talat Paşa’nın yüzüne karşı “Benden sonra ülkeyi on yıl idare edebilirseniz, yüz yıl idare etmiş gibi iftihar edin.” Bağrından çıktığı aziz Türk milletinin karakterini ve mücadele azmini bilen biri olduğu gerçeği ortadadır. Tüm yanlışlarına rağmen milletini tanıyan biri olduğu gerçeği ortadadır. İngilizlerin, Rusların, Ermenilerin, İtalyanların, Fransızların, Yunanlıların işgali altındaki bir Anadolu’daki bağımsızlık mücadelesi için “Başaracağız ve güneş yeniden doğacak.” sözü o gün de çok manidardır, bugün de çok manidardır. O günlerin yokları içinde bu mücadeleyi veren milletimizin bugün yılgınlığa kapılması elbette düşünülemez.
Aziz vatanımıza dair muhabbetimizi bizi fitnenin içine çekmek isteyenlerin algı operasyonlarına kurban etmeyelim. Çünkü bizim için başka vatan yoktur, başka Türkiye yoktur. Eninde sonunda “Başaracağız ve güneş yeniden doğacak.”

İNSANLIK HÂKİMİYET TEORİSİ

On dokuzuncu yüzyılın başlarında, Birinci Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında Dünyanın egemenleri, gücü ve zenginliği çevre bölgelere hâkim olmakta gördüler. Güç ve zenginlik ölçüsü çevre bölgelere sahip olma veya etki altına almakla mümkündü. Dolayısıyla coğrafi şartlar gereği yayılma alanı bulamayanlar, egemenlik alanını genişletmeyenler güçlü ve zengin olmayacaktı. Dünyanın jandarmalığına ve Karunluğuna soyunan ülkeler, kendilerine uygun siyasal görüşler geliştirmeye başladılar. Bu itibarla dünyanın stratejik ağırlık merkezlerini belirlemeye yönelik jeopolitik teoriler ortaya attılar. Bu teoriler şunlardır:
Kara Hâkimiyet Teorisi: Bu teoriyi ortaya atan Halford J. Mackinder (Helfırd Cey Mekındır) şöyle der: “Karalara hâkim olan dünyaya hâkim olur.”
Deniz Hâkimiyet Teorisi: Bu teoriyi geliştiren Alfred Thayer Mahan ( Alfırıd Deyır Mehın)’a göre: “Dünya egemenliğinin anahtarı deniz yollarının kontrolündedir.”
Hava Hâkimiyet Teorisi: Bu teorinin fikir abası Hary A. Sachaklian (Hery Saçaklian) der ki: “Havaya hükmeden bir millet tüm dünyaya hâkim olur.”
On dokuzuncu yüzyılın başlarında ortaya atılan hâkim teoriler bunlardı ve buların hiç birinin merkezinde insan yoktur, insanlık yoktur. Oysa insanı ve insanlığı merkeze almayan hiçbir ideolojinin insanlığın huzuruna ve mutluluğuna katkısı yoktur. Yukarıda adı geçen teorilerin temelinde kan vardır, gözyaşı vardır, katliam vardır, sömürü vardır.
İnsan ve insanlığın iyiliği için çalışmak, çaba sarf etmek bizim için bir iman esasıdır. “İçinizden herkesi hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötü olandan meneden bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (3/Al-i İmran, 104) İnsana ve insanlığa dair en güzel çağrının merkezinde olması gereken ilahi buyruğun farkındalığını ortaya koymaya çalışan aziz milletimizin ve devletimizin çabalarını, gayretlerini, mücadelesini bu minval üzere anlamaya çalıştığımızda bizden çok daha büyük ve güçlü olanların yanımızda yaya kaldıkları da ortadadır. Bu hakikatleri görmemek için kör, duymamak için sağır, hissetmemek için kalpsiz olmak gerek. Toz zerrelerine takılıp arkadaki gerçekliği görmemek insafın değil; inadın sorunudur.
Orta Doğu’yu Osmanlıdan koparmak için I. Dünya Savaşı’nı çıkartanların ve bölgeyi bizden alanların bizimle ilgili hesapları bitti mi? Bizi Misak-ı Milli’nin bile dışına atıp 780000 km kareye sıkıştıranlar, yakamızı bıraktılar mı? Hayır, hayır, hayır. Bırakmadılar ve bırakmayacaklardır. Laiklik adı altında tüm değerlerimize savaş açıp açtırıp bölge insanının gözünde itibarımızı yerlerde süründürdüler, onları bize, bizi onlara düşman ettiler. Sağ-sol dediler, içeriden vurdular. Alevi-Sünni dediler yine içeriden vurdular. Yetmedi bin yıllık kardeşliği dinamitleyen PKK’yı kurdular. Bunun yanına, en kolayından sömürülecek olan din duygusunu kullanarak FETÖ’yü kurdular. Kim bilir sırada daha niceleri var. Bütün bunlar kendi içene kapanan ve kapatılan bir Türkiye için yapılmaktadır. Kendi içinde uğraşan, etrafta olup bitenden bihaber bir Türkiye elbette işlerine gelecektir. Bütün bunlara, özenle kurgulanan oyunlara rağmen etrafı iyi okuyabilen, tavır koyabilen, sesini yükseltebilen bir Türkiye geçmişte olduğu gibi yine tarihin öznesi olma yolunda emin adımlarla ilerlemektedir. Dünyanın her hangi bir yerinde insana ve insanlığa dair bir haksızlık yapılsa, ilk ses Anadolu’dan gelmektedir. Dünyanın her hangi bir yerinde insanlığın başına bir felaket geldiğinde devlete ve millete ait bütün yardım kuruluşlarının harekete geçtiği bir başka millet veya devlet var mıdır? Haksızlığı yapanın ve haksızlığa uğrayanın diline bakılmaz, dinine bakılmaz, ırkına bakılmaz, coğrafyasına bakılmaz; gereken tavır açık yüreklilikle ortaya konulur. Diline, dinine, ırkına bakılmaksızın dünyanın dört bir yanından bu coğrafyaya dua ve muhabbet var ise bu insanlığı esas alan bir anlayışa sahip olmanın sonucudur. Eninde sonunda insanlığı esas alanlar kazanacak ve dünyaya insanlık hâkim olacaktır. Dünyanın beşten büyük olduğu gerçeği bu adam gibi tavrın ürünüdür.
Türkiye’nin dünya siyasetinde rol almasından rahatsız olan Batılıları anlamak mümkündür. Geçmişi unutmaları mümkün değil; Türkiye’nin her atağı bilinçaltlarına bir tetikleme olarak gitmekte ve tarihin gerçeklerini hatırlamaktadır. Hatırladıkları ise ister istemez kendilerini ürkütmektedir. Bundan ürken sadece kendileri değil; bizim içimizdeki artıkları da onlardan pek farklı değil, onlar da ürküyor. Osmanlının Selçuklunun bakiyesi olduğunu kabul edenler ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlının bakiyesi olduğunu bir türlü hazmedemiyor ve kabullenemiyor. Acaba bizimkiler (!) kadar köksüzlüğü maharetmiş gibi sunan bir başka topluluk var mıdır?
İnsanlık gibi yüce bir değeri dünyanın, dünya siyasetinin gündemine, bu yüce değeri dünyanın egemenlerinin gözünün içine sokan Osmanlı bakiyesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mensubu olmak bizim için elbette onurdur.
Arakan için, Uygur Türkleri için, Irak ve Suriye için, Akdeniz’de boğulan göçmenler için ve adı aklımıza gelmeyen coğrafyalar ve insanlar için Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin haykırışları ortadadır. Bu haykırışların hedefinde petrol yoktur, doğal gaz yoktur, maden yoktur. Ah almak yoktur, vebal almak yoktur. Kan yoktur, gözyaşı yoktur. Dua vardır, muhabbet vardır, sevgi vardır. Hak ve hakikati ortaya koymak, insanlığı dünyaya hâkim kılma gayreti vardır.
Ne mutlu insan olanlara.
Ne mutlu insanlığın selameti için çalışanlara.
Ne mutlu onlara yaren olanlara…